7 Ağustos 2017 Pazartesi

Kafa Samanyolu


Kafa Samanyolu. Içindeyken her şey kocaman ve çok mühim; dışındayken, çer çöp, toz, tütün...  Gönül kafesi derin nefes alınca genleşmiyor be abisi. Ayrıca domatesler ve mısırlar perişan, öldürdüğüm çekirgenin acısı var sanki fesleğende de, yiyemiyorum. Kilo verdim o yüzden-ah buna sevinsem alınır mısın--

Bıraksan yazarlığa geri dönerim temelli; butün gün samanyolunda uçar dururum çer çöp toz tütün misali..Zaten müzikten de bi cacık olmaz, bahçıvanlığım da anca üç tık alır, gökten düşen elmanın üçüncüsü bile ısırılmış çıkar şansıma. -ben de ordan oraya hopluyorum bak- beraber hoplayalim mı seninle- Ama bırakmazlar, sahibim var; çocuklarım..

Ne diyecektim bilmiyorum. Iki ciğerimden biri katran kara, seni kararttığım için; öbür kelebek pırpırlısını sana vermek istiyorum. Lütfen al; bende kalan neşeli, çapraşık yanın da bende kalsın; böylece Ölüm gibi bişey olsun,  ama ama ama, kimse ölmesin.

Dolunağla

"Muhteşem bir dolunay var... Gümüşlük altın gibi parlıyor.. Cırcır böceklerini, araya şehrin uğultusu karışmadan dinlediğim son gece..'Dönüşümüz muhteşem olacak' diye bir his var içimde; ve ona tutunduğum içindir ki ağlamaklı değilim." 2013

Muhteşemi bırak, dönme ihtimali bile kalmadı. Içindeki hislere söyle, içinde kalsın çok bilmişler; ve doya doya ağla ayrılıklarda. Sonra da herkesin baka baka cekirdek citlattigi o beyaz yuvarlak exit'ten fırla çık.. çıkabilirsen kerevetine

22 Mayıs 2016 Pazar

'Benim' Olmasına Gerek Var mı?

İlk çevrecilerden Thoreau, bir çiftliğe gerçek anlamda sahip olarak, dertsiz başına dert açmak istemezdi. Yaşadığı yerin etrafındaki tüm çiftliklerin fiyatlarını bilir, sahiplerini tanırdı. Onları dikkatlice inceler, müştemilatlarını gezer, elmalarından tadar ve hayalinde onları teker teker satın alırdı; hatta hayale öyle kaptırırdı ki kendini, gelen pek çok teklifi de geri çevirirdi. Thoreau zihninde satın aldığı çiftliği meraya, koruluğa, meyve bahçesine böler, kapı önüne hangi ağaçları dikeceğini tasarlardı. Tüm bunları bir ikindi vaktine sığdırdıktan sonra da araziyi kendi haline bırakır, 'Ne de olsa insan, vazgeçebileceği şeylerin sayısı oranında zengindir' diyerek ormandaki kulübesine dönerdi. Yıllar boyu bir arazi alma hayaliyle Milli Piyango oynadıktan sonra, sanırım artık ben de Thoreau'nun kafasına yaklaşıyorum; toprağın 'birine' ait olabileceği düşüncesinden zaten yıllardır uzaklaşıyordum...

Bana ait olmayan bir toprak için ilk para harcayışım Bodrum'un Gümüşlük ilçesindeki mandalina bahçeli bir evi kiraladığım zamandı. Yazı ikizlerimle beraber geçireceğim evin ön ve arka bahçesi, beni bir masala giriş cümlesi kadar heyecanlandırmıştı. 'Bir varmış bir yokmuş, yasemin kokusunun mandalina çiçeğinden geçerek insanlara mutluluk büyüsü yaptığı bir bahçede iki çocuk koşarmış...' Daha eve varmadan, bahçenin kıyısını köşesini planlamış, Can ve Ayşe'nin yaşayacağı deneyimler atlasının ucunu bucağını açmıştım. Masala kokusunu veren yasemini, duvar dibini şenlendirecek ortancaları, dalından koparılma hazzını yaşatacak domates, biber, salatalık fidelerini, ve onları koruyup kollarken de koku cümbüşüyle çocukları çekecek olan kadife çiçeklerini, fesleğenleri, sarımsakları ilk haftada alıp dikiverdim. Sadece diktiklerim için değil, toprağın ve ağaçların bakımı için de hevesle ve sevgiyle vakit harcıyordum. Bu uğraşlarım, bir arkadaşımın sonunda dikkatini çekti ve bana o soruyu sordu: 'Gideceksin, bunlar kalacak burada, neden uğraşıyorsun, niye para harcıyorsun?' Açıkçası bunu hiç düşünmemiştim ama sanki çok düşünmüşüm kadar kısa ve net bir cevap geldi dilimin ucuna: 'Ama burada dört ay yaşayacağız!'

O zaman hiç düşünmeden yaptığım şeyler şimdilerde kafamı kurcalar oldu. Toprağın sahibi kimdir ya da bir sahibi olmalı mıdır? 'Senin' olmayan bir toprak için emek ve para harcamak akıllılık mıdır aptallık mı? Paran olmadan bir toprak parçasına (gömülmeye anca yetecek olanı dahil) ulaşamayacağın bu çağda asla 'kendi domatesin' olmayacak mıdır? 'Kendi domatesin' tam olarak ne demektir? Bir şeyin senin olması için illa para mı vermen gerekmektedir? Peki bir şeyin 'senin' olmasını istemenin asıl sebebi nedir? Ben bu soruların tümüne cevap olacak tek bir cümle bulup çıkardım hafızamdan; çok değerli bir arkadaşım, Anday demişti bana bir gün, ulaşılamayacak kadar uzağa itelediğim hayallerimden bahsederken: 'Sistemin tıkanıklığını sistemin anahtarıyla açamazsın.' Bir çocuğa yaşının üstünde bir açıklama yaptığında onun gözlerinden bir boşluk geçer ya, Anday bunu söylediğinde benim gözlerimde de tam bu olmuştu. Ama sanırım büyüdüm, en azından rotadayım, o kafaya doğru yolculuktayım; O kafa da şu: 'Paraya gerek yok ki, her şey zaten benim!'

Tarif etmesi biraz zor bir aydınlanma bu; ışığı zaman zaman çok parlak oluyor, bazen de kesik kesik geliyor. Ama şöyle anlatmaya çalışabilirim; Gümüşlük'teki eve diktiğim yaseminin sonsuza kadar benim olması gerekmiyordu, o benim ve çocuklarım için misyonunu, akşam yemeklerinin keyfini kokusuyla unutulmaz kıldığı ve aklımı başımdan alıp bana şiirler yazdırdığı ölçüde tamamlamıştı. İki buçuk yaşındaki ikizlerimin dalından koparıp ısırdığı domatesler, bu sonsuza kadar unutulmayacak deneyim için ve süresince 'bizim' oldular; ötesi ve berisi önemini yitirdi. Toprağa bir çok iyilik yaptım; yoldan geçen tavukları besleyip oraya gübre bırakmalarını sağlayarak; kökleriyle suyu tutan bir bitki örtüsü yaratarak; arıyı, kelebeği, yararlı böcekleri çekecek ufak da olsa bir ekosistem yaratarak... Ve tüm bunları yaparken toprakla bire bir, özel bir ilişkiye girdim; onu katman katman kazdım, elledim, hissettim, tanıdım; şimdilerde aşkla devam ettiğim permakültür yolculuğumu başlatan o ilk dansı o toprak parçasıyla yaptım. Beni, asla unutamayacağım ve her biri birbirinden değerli insanlarla tanıştıran Gümüşlük'teki o küçük bahçe, 'benim' değildi, ama bu olaylar ve sevgiler zincirini başlattığı için o kadar da 'benim'di ki aslında!

Bir arazi alacak paraya belki de hiç ulaşamayacağım için kendime bir Polyanna felsefesi edindiğimi düşünebilirsiniz, ama kocaman kocaman bir çiftliğin sahibi olup da 'benim' demeyen insanlar tanıdığınızda, bunun gayet mümkün ve harika bir gönül yolculuğu olabileceğini anlıyorsunuz. O insanlardan biri olan, Bilecik'teki Zeytinliboğaz Çiftliği'nin sahibi Selçuk bana şöyle demişti: 'Bu çiftlik senin çiftliğin, istediğin zaman gelip üstüne kerpiç evini kondurabilirsin. Köy çocukları için ne sevindirici bir şey olur hem, neler öğrenir onlar senden...' Onlar benden ne öğrenir bilmiyorum ama ben Selçuk'tan 'yaşama sanatı'na dair çok şey öğrendim; hala da öğreniyorum... Selçuk gibi, arazi sahibi pek çok güzel arkadaşım var hayatımda ve onların 'benim' demediği zenginlikleri kendilerine, çevrelerindekilere ve de tüm evrene öyle güzel bir şekilde dönüyor ki, bu ancak bunun bir parçası olunarak yaşanır, anlatılmaz.

Erdem'e giderim bir gün, Güler'e, Gülçin'e, Cem'e, Pınar'a, Erkan'a, Mustafa'ya; Afet, Vicdan ve Nardane Abla'ya... Yardım ederim bir hasata, dikerim balkonumda büyüttüğüm bir fidanı oralara... Benim mi o topraklar? Toprak nasıl birinin olabilir ki? 'Toprak mülkiyet konusu olamaz, tıpkı su gibi, hava gibi, güneş ışınları gibi alım ve satım konusu yapılamaz. Herkes toprak üzerinde ve toprağın insanlara sağladığı şeyler üzerinde eşit haklara sahiptir' (Tolstoy/Diriliş) 'Hadi oradan!' demeyin, parayı, pulu, tapuyu bir an için unutun, bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol olduğunu hatırlayın.

Gümüşlük'te bıraktığım yasemin, İlker'e aldığım zeytin fidesi, Selçuk'a gönderdiğim aloe vera, Mavi Gezegen'e, Momo'ya diktiklerim, bana hediye verilen fidanlar, tohumlar, en az tohum kadar değerli bilgiler; hepsi harika bir bütünün ve devinimin parçası... Bunu görebildiğim için şanslı hissediyorum kendimi.

Öyle çiçeği burnunda bir uyanış ki bu benim için, 'benim' demeden 'benim' olabilecek başka şeyler de olduğunu söyleyecek kadar cüretkar hissediyorum! Aşk, örneğin. Bir erkeği (ya da kadını) 'senin' olmadan da sevemez misin? Seni tatmin edecek olan 'senin olma' hali tam olarak ne zaman gerçekleşir, soyadlarının birleşmesiyle mi, vücutların birleşmesiyle mi, başka şekillerde mi? 'Evet!' demek seni güçlü mü hissettiriyor? Oysa onu düşünerek yaşadığın heyecan, sana verdiği yaşama sevinci, üretme arzusu, güzelleşme, iyileşme, feragat halleri onun zaten 'senin' olduğunu göstermiyor mu? 'Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına/Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı' demişti Ataol Behramoğlu... Bizi 'benim olsun' beklentisi ve saplantısından yumuşakça çekebilecek dizeler bunlar, kulak verebilirsek...

'Toprak hiç kimsenin değil, Tanrı'nındır' (Diriliş/Tolstoy); aşklarımız, eşlerimiz, çocuklarımız da... Onlara duyduğumuz sevgi sayesinde hayatın büyük dolaşımına büyük, pozitif bir girdi yapıyoruz hiç farketmeden, ve hayat da bizim damarlarımıza o temizlikte ve güzellikte bir kan pompalıyor...

'Benim!' olmasına gerçekten gerek var mı?




5 Kasım 2013 Salı

Gümüşlük'te İki Gün

Bulutların üstü o kadar düz ki, Grönland'ın buzdan sonsuzluğunu geçiyor gibiyim.Yaşamak istediğim yerden yaşadığım yere 'düşüşü' ancak böyle ulu bir boşluk yumuşatabilirdi zaten.

İçecek servisindeki hostesin yüzüme baka baka beni pas geçmesi de gösteriyor ki aslında bu uçakta ben yokum, sadece bavulum var; bense yeşille mavinin ortasında, begonvilli kapıların arkasında kalmışım...

Bir yerde yaşamak istemek 'hayal' mi? Gözümde büyüttüğüm, denemeye korktuğum, ödümü patlatan o şey neyse, benim 'hayal' ürünüm olmasın? Beton ve plastiğin, tüm sıkışıklığı ve boğulmuşluğu ile gri bir enerjinin içinde debeleniyorsam, kontrolsüz gücümden korkuyor, asabi hallerden çıkamıyorsam, ve de çocuklarım bu enerjiyi paratonel gibi çekerek büyüyorsa, başka bir yerde yaşamak ancak 'hedef' olabilir, 'hayal' değil.






 





10 Kasım 2012 Cumartesi

Küçücük Ama Muhteşem Bir Kadın


Yirmi dakikalık bir yürüyüşten sonra çalıştığı şirketin bulunduğu sokağa varmış, köşeyi dönüyordu.  Dev bir fıstık çamının himayesi altındaki bu köşeden kaç sonbahar sabahı dönmüş olduğunu düşünüp melankoliye dalmak üzereydi ki, bir kadın, ve yanaklarını avuçları içine almış ona bir şeyler fısıldayan bir adamın aşk kokulu kadrajı içinde buldu kendini. Havadaki büyüyü bozmadan kadrajdan çıkmak için hemen başını eğdi ve yanlarından uzaklaştı. Ne var ki kulakları istemeden adamın söylediği bir cümleyi kapıvermişti: ‘Sen küçücük ama muhteşem bir kadınsın!’.


İşine varmasına birkaç apartman kalmıştı. Hafif gülümsedi; yüz hatları yumuşacık oluverdi. Adamın ses tonu ve cümleyi tonlayışı çok hoşuna gitmişti; öyle ki sadece dağınık topuzunu ayrımsadığı kadına dönüp bir daha bakma isteği duydu. Usta bir dedektif hamlesiyle başını çevirip süzdü onu. Hiç de muhteşem görünmüyordu. Bir vücut mu bekliyordu deniz kızı gibi; ya da bir eda, bir bakış, bir gülüş ki o muhteşemliği tescillesin... Eskimiş bol bir kot ve uzun örgü hırka içinde, öylesine bir kadın değildi görmek istediği; o kesin.

Binanın giriş merdivenlerini çıkıp şirketin ziline bastı. ‘Küçücük ve muhteşem kadın’ ne yapıyordu acaba? Onun gibi haftanın 6, bazen de 7 günü mesai saatleri yetmediği için eve iş getiriyor, gecenin limitlerine kadar laptop’un ekranına gözlerini kurban ediyor muydu? Basit bir fikrin kreatif ekibe sunumu için bile aşırı özen gösterip kendine ait vakitleri çalıyor muydu? Daracık zamanlara inanılmaz projeler sığdırıyor muydu? Joker gibi herkesin her eksiğini tamamlıyor, tıkanmış hayal güçlerini sihirli dokunuşlarla açıyor muydu? Kendini aptal gibi hissettiren bir bulut çöreklendi kafasının üstüne. İşini çok sevmesine rağmen, işi onu sevmiyordu sanki; beşik kertmesiyle bağlanmışlar  gibi yıllarca başka bir tarafa da bakmamıştı.  Canı iyice sıkıldı, yüzü düştü. Kalabalık bir şirketin orta yerinde, birilerine bir şey ifade ettiğini, değerli ve vazgeçilmez olduğunu hissetmeye ihtiyacı olan kırgın bir ruhtu. Kazandığı parayla ayın ucuna zor varıyordu ama sorun bu değildi. ‘Küçücük ama muhteşem bir kadınsın!’ diye bir şey duymak için maaş bile almadan çalışabilirdi.

Zile bir daha basmadı. Giriş merdivenlerini inerek geldiği sokağa geri döndü ve evine doğru yürümeye başladı. 'Küçücük ama muhteşem kadın'ın nasıl biri olduğunu merak ediyor, adımları büyüyordu. Ne güzel tutmuştu adam onun yüzünü iki eliyle, bir sanat eserini tutar gibi. Sevgisinin şiddeti tutuşunun nazikliğinden belli oluyordu. Çam ağacının himayesinden çıkarken onları tekrar orada bulmayı ve bu anı yeniden izlemeyi  istiyordu. Ama çamın ilk katında bir kozalağı didikleyen çatal sesli kargadan başka bir şey yoktu sahnede. 

Evine girdi, çantasını yere bıraktı. Derisi gibi sıyrılıp koridora yığılan ceketini asmayı bile istemeyecek kadar meşguldü zihni. Neden Efe’nin bütün o anlaşılmaz, mesafeli, ruh anarşisti hallerine katlanıyordu ki? Efe’ye aşık mıydı gerçekten? Sohbetlerin, beraber geçen saatlerin, hatta sevişmelerin bile kimyası Efe’nin moduna göre değişkendi. O, bazen vücudundaki bir hücre kadar kendine yakın, bazen de kendi hücresinde yaşayan bir mahkum kadar uzak hissettirirdi kendini Elif’e. Onun binbir kaygı, ego, ve prensipten ötürü asla telaffuz edemeyeceği ‘Muhteşem kadın’ı olmak, ancak duşta yarattığı kurgularda mümkündü. Koridorun sonuna kadar kıyafetlerini söktü aldı, duşa girdi.

Su ılık ılık aktı, sardı, sevdi bedenini; yüzünü öptü, saçlarını okşadı.  ‘Küçücük ve muhteşem bir kadın’ gibi davrandı ona. Kalbinin her boşluğunu doldurdu, zihninin her lafını kesti. Psikoloğundan daha iyi geldi düğümlerine. Çözüldükçe ağladı, ağladıkça çözüldü.  Darmadağın bir ailenin tek kızı olarak nasıl hayatta kaldığını, dolap kapağına çizdiği yıldızları düşündü. Yalnız doğmuştu, rehbersiz büyümüştü, ama haritasındaki pek çok yıldıza ulaşma gücünü kendinde bulmuştu. ‘Muhteşem kadın’ın ta kendisi olduğu hissine kapıldı birden. Suyu kapadı. Bu hisse sıcak bir havlu gibi sarıldı ve öylece kaldı birkaç dakika. Banyodan çıkıp odasına doğru giderken, yüzündeki pırıltıyla muhteşem gözüküyor ve öyle hissediyordu.

Bornozunu çıkarmadan yatağının içine girip sırtını başucuna dayadı. Odanın içinde, mor tafta perdelerin eseri huzurlu bir loşluk vardı. Sabah yatağında bıraktığı defterini kucağına çekti, kalemin durduğu sayfayı açıp kafasından geçen sözcükleri anlamlı ve nazik bir sıraya koymaya çalıştı. Fikirler, figürler, desenler, mısralarla dolu sayfaların sonunda ‘İstifa Dilekçesi’ farklı bir titreşimde durdu. Küçücük ve muhteşem bir titreşimdi bu. Küçük elinin içindeki kalem yıllardır hissetmediği bir özgüvenle kağıt üstünde dans ediyordu. Küçük ama emin adımlarla, kimseden onay ya da alkış beklemeden, kendi için ve keyifle dans ediyordu.

Kalemin dansı bitince defteri kapadı. Sigaranın birini söndürüp birini yakan tiryakiler gibi, telefona uzandı hemen. Numarayı çevirdi. ‘Konuşmamız lazım’ diyen heyecansız ve tereddütsüz ses kendine aitti; duymak hoşuna gitti. Bornozunun yumuşak kuşağıyla bir kedinin kuyruğu gibi oynadı bir kaç dakika; sonra gözü sabah işe giderken giymekten vazgeçip ters yüz ettiği elbisesine takıldı. Vücut hatlarına aksan verdiği için bir türlü giyemediği, ama gardrobunda durmasından haz duyduğu elbiseyi eline aldı. Bu arada Efe’nin soruları, kesik kesik cümleleri kulağına ulaşmaya çalışıyor ama bir anlam kazanamadan geri düşüyordu. Elif birkaç dakika daha buna müsade etti, sonra vakti gelince yere düşen sarı bir yaprak gibi konuşmayı bitirdi.


Elbiseyi giydi. Saçlarını farklı tarafa toplayıp teninin en sevdiği kokuyu sıktı. Defterini açıp, unutmaktan korkar gibi hızlıca  ‘Küçücük ama Muhteşem bir Kadın’ yazdı. Yerden ceketini kaldırıp üstüne geçirdi; sanki deri değiştirmişti, sanki yeni bir hayatla buluşmaya çıkıyordu; heyecanı acelesine karıştı, kalbinin basları coştu. Çocukluğundan beri yazmak istediği romana başlamıştı. Sokağının başında yeni açılan Cafe’ye yürürken, en sevdiği mor köşesinde kimse olmadığını ümid etti. 

Resimler: Klimt, Özlem Ölçer

21 Ekim 2012 Pazar

Bağışıklık Sistemine 'Soğuk' Bir Yaklaşım -1-

Sonbaharın son pastırma güneşi de bulutların sofrasında eriyip gitti. İçimde bir sevinç lodosu, dışarı fırlattı beni; rüzgara açmalıyım yakamı, yağmura eğmeliyim yüzümü, çimlerin omuzunda taşınan kıtır yaprakları, göğün kasvet çalışmalarını, betondan ahşaba taşınan hayvanları; hepsinin önizlemesini yapmalıyım kış gelmeden. Artık iki küçük can yoldaşım var; heyecan duyduğum şeyleri onlarla paylaşmak yeni yaşama sevinçlerimden; sanki sanal olarak ömrüm uzuyor tepkilerini izlerken. İşte rüzgar evin içinde kapılar çarpmaya başladığında ikizlerime ön sıradan dalgaları izletmek için kalbim çarptı. Can uyumuyordu, ilk onu kaptım kaçtım sahile.


Tam istediğim, hayal ettiğim şeyler oluyordu; Can'ın tenten perçemi rüzgarın son baharıyla havalanıyor, deniz kokusu emrivakiyle burnuna doluyor, tüm duyuları 'yeni bir şeyler' diye adlandırdığı ipuçlarını topluyordu.. Derken bir amca uzaktan hararetle kendi başını tutarak: 'Üşür, üşür, şapka tak!' diye bağırdı. Gülümsedim. Derken bir teyze oturduğu banktan: 'Önünü ört, hasta olacak!' dedi. 'Olmaz!' dedim. Sonra bir başkasıyla 'Denizden doğru esiyor baya', ‘Bir şey olmaz eşofmanı var’ diye chat’leştik. Sonbaharı karşılama yürüyüşümüz boyunca çiseleyen bu müdaheleler yine beni gazoz gibi çalkaladı. 


Neden hep çalkalandığımı anlamıyorum; sonuçta bu toplumda arkadaşının annesi, bindiğin taksinin şoförü, girdiğin dükkandaki tezgahtar bile senin hayatına çat diye sarı kart gösterme hakkına sahiptir, buna alışığızdır. Ama ‘anne’ olunca tahammül çıtan rekor alçaklığa iniyormuş. Ben ikizlerimin dayanıklı olmasını istiyorum, biraz rüzgar yiyip soğuk su içtiklerinde, içlerine fanila giymediklerinde benim gibi hastalıkla boğuşmalarını istemiyorum. O yüzden doğduklarından beri-ki Aralık doğumlular- hafif giydiriyorum, fazla örtmüyorum, gereksiz çoraptan kaçınıyorum, soğuk denize ayaklarını sokuyorum, ve buna sistematik bir özen gösterdiğim için de ‘üşüyecek!’ ‘hasta olacak!’ ‘nazar değecek!’ gibi her köşeden fırlayan kehanetler beni bezdiriyor. Üstelik defans oyuncusu olmaktan da çıktım, ‘Bağışıklık Sistemi’nin bir misyoneri gibi, sıcak havada sarıp sarmalanmış bebekleri gördüğümde annelerine dil döküyorum. Ben de bezdiriyorum!

Sistem herkesin dilinde aslında; onu ayakta tutmak için gerekli gıdalar, vitaminler bir google’lamayla çıkıyor. Ama benim merak konum, sistemin kuzey yıldızlarından Rusya, Hollanda ve İskandinavya’nın çocuklarına uyguladıkları ‘üşümez’lik politikası. Bu merağı fişekleyen üç şey oldu hayatımda; kar tutunca çocuklar gibi sevinip, bahçeye inen ve çıplak ayak yürüyen Ukraynalı bir adamla evlenmem; Şubat akşamında banyo yaptıktan sonra yatıp, sabah okula nemli saçla giden ve zatüre olmayan (!) Hollandalı kuzenlerimi görmem; ve ‘uyku odası’nda değil de okulun bahçesinde uyuyan İsveç’li anaokulu öğrencilerini duymam.


‘Bağışıklık sistemini güçlendirmek için’ karda çıplak ayak yürüyen Yuri’yle evlendiğim sene onun bu sevdasını bir kaçıklık, çocuksuluk, hastalığı davet eden bir gereksizlik olarak görürdüm. O ayakkabılarını çıkarıp bahçeye indiği zaman ‘soran olursa, seni tanımıyorum!’ derdim. Ankara’nın 80’lerindeki karlı bahçemize daima iki yün çorap üstüne kar çizmesi, kar tulumu, eldiven ve başlıklarla bir astronot gibi sağlam ayak basmış bir çocuk olarak, ayağımın çıplağını kara temas ettirmem mümkün değildi! Ama bir iki yıl sonra Yuri’ye bu ‘geyikte’ eşlik etmeye karar verdim. Hep sandığım şok edici soğuk hissinden ziyade ‘sıcak’ bile denebilecek bir yanmaydı duyduğum.  Zaten topu topu bir kaç dakika yürünüyordu ve üşümeye fırsat vermeden çoraplar çekiliyordu. Yuri derdi ki ‘Amaç üşümek değil, kan dolaşımını hızlandırmak’.

Yuri kan dolaşımını, sıcak banyodan çıkmadan önce tam dümen soğuğu açarak da hızlandırmayı seviyordu. Duştan gelen şok seslerini duyunca ‘Bir insan vücuduna niye bu işkenceyi yapar, hele şu soğukta’  diyerek meraksız yaşlı bir kedi gibi kıvrılıp geçerdim banyonun önünden.


Yıllar içinde ‘soğuk’ merakım daha da arttı. Hollanda ve Almanya’da pek çok yerli arkadaşımın evinde kaldım. Bütün evler soğuktu. Öyle ki dışarıdan içeri girdiğimde pek bir hava değişikliği olmuyor, bende palto çıkartma hissi uyandırmıyordu. Genelde işe giderken kaloriferleri kapıyor, gelince açıyor, gece yatarken yine kapıyorlardı.. Bunların hepsi çoluk çocuklu evlerdi ve çocuklar dahil kimse benim gibi pantolonun içine kilotlu çorap giymiyordu. Çocuklar yağmurdu çamurdu, dondu buzdu demeden hep bahçede ve açık sahalarda top oynuyor, geziye de gidiyor, bisiklete de biniyordu. Evlerinde kaldığım Holanda’lılar bize Ocak ayında kalmaya gelince fenalık geçirdi diyebilirim;  pencere kapı açık yattılar, yine de rahat uyuyamadılar. Çocuklarını da muz gibi soydukça soydular. 


Bir yuva açma projesi için kuzey ülkelerini daha kapsamlı araştırmaya başladığımda öğrendiğim şeyler o kadar ilginç ve yeni gelmişti ki, o zamanlar öğretmen olarak epey etkilenmiştim. Şimdi bir anne olarak bu etki devam ediyor; soğuğa gayet sıcak bakıyorum artık!

‘‘Soğuk’, kuzey ülkelerinin göbek adı, çocuklar mecburen soğukta büyüyecek’ diye düşünebilirsiniz. Aslında öyle değil; bağışıklık sistemini güçlendirdiğine inandıkları için, pek çok uygulamayı özellikle yapıyorlar. Örneğin İsveç’te çoğu anaokulunda yataklar verandada ve çocuklar uyku saatlerinde sıkıca giyinip dışarıda uyuyorlar. Hava nasıl olursa olsun, her gün mutlaka göl kıyısına, ormanlık bir alana, parka gidiyorlar. Öğretmenler: ‘Dışarı çıkmaları çok önemli,’ diyor, ‘hava almaları, koşmaları, zıplamaları lazım’. Yağmurun en cılızında bile bizim yuva çocuklarının kapalı oyun odalarında kaldığı aklıma geldikçe çok üzülüyorum.


İzlanda’da yıllardır süregelen bir gelenek, bebekleri pusetleriyle evin önünde ya da bahçesinde uyutmak. İzlanda’lı anneler açık havada ve soğukta bebeklerin daha iyi uyuyacaklarını ve sağlıklı olacaklarını düşünüyorlar. Tabi fiyatları 1000 doların üstünde olan dev pusetler içinde koza gibi sarılmış bebekler soğuktan gayet iyi korunuyor. Evin bahçesini bırakın, cafe’lerin, dükkanların önlerinde bile park etmiş pusetler görüyorsunuz. Bizim insanımıza ‘yok artık daha neler’ dedirtecek bu şok edici tablo Danimarka’da da var. Başkent Kopenhag’ın kaldırımlarında hiç kilitlenmemiş, içinde uyuyan bebekler olan düzinelerce puset görmek mümkün. Bü ülkelerde hiç çocuk kaçırma olayı görülmemesi de parantez içinde akıl almaz bir şey.




Norveç’te açık hava anaokulları var. Günün çoğunu nehir kenarında, ağaçlarda, kayalıklarda, bozkırda geçirdikleri bu anaokulunda çocuklar çok mutlu.  Saat başı aktiviteden aktiviteye koşturulan şehir sisteminin aksine burada hayatı doğal bir akışla öğreniyorlar. ‘Kötü hava yoktur, kötü giyinmek vardır’, soğuk kuzey rüzgarlarının ülkesi Norveç’in bir deyimi. Öğretmenler de buna gönülden inanıyor ve: ‘Bizler çocuklar için rol modeliz; onların havaya ve hayata olan tutumlarını şekillendiririz.’ diyorlar. Veliler çocuklarının sanılanın aksine daha az hasta olduklarını, açık havada güçlendiklerini söylüyorlar; bir iç mekanda tıkış tıkış durmadıkları için enfeksiyon riskinin az olmasından da mutlular. 



2006'da bir Unicef raporu, endüstri ülkeleri içinde en sağlıklı çocukları olan üç ülkeyi Hollanda, İsveç ve Danimarka olarak sıralamış. Türkiye'yi ise, 'Çocuğum üşüyecek' diye aklı çıkan annelere sahip, ama yine de en çok hasta olan çocukların ülkesi olarak ele almış olmalılar. 

Bağışıklık sisteminin 'soğuk'la olan ilişkisi hakkındaki inanç ve bulgularımın, serideki ilk sonuna geldim. Sonraki bölümlerde Rusya'nın çılgın uygulamalarına, soğuğun neden sistemi güçlendirdiğinin geyikten öte nedenlerine, çocuk doktorlarıyla olan sıcak sohbetlere yer vereceğim.


Kaynaklar:









11 Aralık 2011 Pazar

Bir Gebenin Resimli Twitter Antolojisi



Kaleydoskopik düşünceler... 
20 Temmuz

Çocuklarımı köyde büyütmek, arada bir İstanbul'a tatile gelmek isterim. Hormonlu yemesinler, oksijen solusunlar, sakin ve mutlu insan olsunlar.
20 Temmuz

Bir pastane aşeriyorum; şöyle yakın, şöyle 6'da kapı açan, şöyle susamın kokusu tahine, tahininki mahlepe sıkı fıkı karışmış... 
22 Temmuz

Türkiye'de doğurursan, SGK'dan alacağın tek şey 1 kereye mahsus 80 TL'lik 'süt yardımı'. Bunun nasıl hesaplandığını ve ne demek olduğunu henüz çözemedim. 
24 Temmuz

I'm an aquarium. Fish're jumping in me, mostly at night; and I love the sound of it! 
31 Temmuz

Yanmadan oyunu yarıladım. Bir sürü canım var. Çok heyecanlıyım. 
31 Ağustos

İki cücelerin yatağı ve bekçisi hazır. 
2 Eylül

Yerçekimsiz ortamda hamileliği denemiş bir astronotun diyecekleri enteresan olabilirdi. 
3 Eylül

Dünyanın en tuhafça harika şeyi bir tekmeyle uyanmak (içinden doğru).
13 Eylül

İçimdeki bienal...
13 Eylül

Türkçe ninnilerin üçte biri türkü, biri ilahi, biri de ağıt. Çocuğu uyutacak, kulağına güzel şeyler fısıldayacak, ufkunu açacak ninni aranıyor.
16 EYlül

Artık yere daha sağlam basan bir insanım- 10 kilo kadar.
16 EYlül

İçimden bir ses 'glup glup' diyor.
17 EYlül

İki minyatür insanla sürekli mors mesajlaşıyorum. Saklambaç programına benziyor; sonunda 'vee açılsın paravan!' diye bağıracak biri.
18 EYlül

Sırt kası çalışmak için geç kalınmış zamanlar olabilir.
18 EYlül


On kiloluk bir karpuzu t-shirtünün altına sokup ayakkabını bağlamaya çalış; çok eğlenceli. Bunu Survivor'a koysalarmış. 18 EYlül

18 EYlül

Koy on kilo karpuzu t-shirtünün altına, yat ve uyu. Bunu yapabilen ilk üç kişiye onar kg Adana karpuzu hediye.
19 Eylül

Annenizi üzmeyin. Kendisi bir kahramandı; yakinen tanırım.
19 Eylül

Mo zart Mo zurt for babies... Sakin yapıtların toplandığı bir best of albüm sanırdım bunları; ksilofon ve orga indirgenmiş ruhsuz notalar değil.
20 Eylül

Ben 'homeschooling' alıcam; 1) kuşluk vakti kalkmak yok 2) trafikte ömrü geçirmek yok 3) nasıl okutucam diye kabus görmek yok 4) grip olmak yok
20 Eylül

Yarışmamız devam ediyor; amaç karnındaki karpuza yaslanmadan lavaboya eğilmek ve üstünü ıslatmadan yüzünü yıkamak. Günaydın!
21 Eylül

Alkol ve kafeinden ziyade haber seyretmek yasaklanmalı gebelere.
21 Eylül

Kimse 'yaparsın' demiyor. 'Yapamazsın' önergesinde insanları tatminkar, bilge, güçlü hissettiren bir resonans var.
21 Eylül

Kucağında 10 kg karpuzla mail başına otur. Kaç mail yazmaya dayanabilecek popon, say.
21 Eylül 

'Bu dünyaya, bu ülkeye çocuk getirmek' konulu çetrefilli hislere, mors alfabesiyle teessüf yağıyor--gerçi mors'um pek iyi değildir ama...
22 Eylül

İnce, uzun, şişman, bodur, sosis, üçgen yastıkları stratejik boşluklara sokarak, ve yine öksürerek, döşeklerde...
22 Eylül

Bir avuç vitamin, mineral, omega, demir yutmasan, yarı çıplak gezsen, çingene gibi taştan kalkmasan, belki daha bağışık, daha güçlü olursun.
22 Eylül

Öyle bir geçmez zaman ki...
23 EYlül

Heute Couture yastık lazım
23 EYlül

Bilinç her şeyi bilinçli yapmaktan yorulmaz mı
23 Eylül

Bira, şarap, kahve, salam, sucuk, sosis tüketmeden de olabiliyormuş. Oluyor, her duruma adapte oluyor bukalemun.
26 Eylül


Linea Negra meridyeni, göbek paralelinde festival var. I have the 'crew' pass:)
26 Eylül

Uykusuz son 3 ay... Sonra uyku kelimesi tedavülden kalkacak.
26 Eylül

Uyuyamayan gelin nefesim dar dermiş
26 Eylül

3-3-3'ü aritmetik kolay olsun diye bölmemişler, her 3'ün hatları keskin; son 3 küpüne zarar.
26 Eylül

Yalan makinasına 'korkmuyorum' dedi.
27 EYlül

Oğlan yandan tahliye olmak ister bir tavır içinde. 'Çıkışlar önden, ama daha kapalı' diyorum da, beni takan kim!
27 EYlül

Gevişgetiren deve, ayakta uyuyan baykuş, karnından soluyan kurbağanın ortalaması gibiyim.
27 EYlül

Meğer daha önce bungee jumping, jiu jitsu, rüzgar sörfü, kaya tırmanışı, tramplen atlayışı yapabilirmişim.
27 Eylül

Müziği duyduklarını bilmek muazzam bir his. Yalnızken bile değilsin yalnız; hep en sevdiğin birine müzik dinletiyor gibi, çoğul ve mutlusun.
27 EYlül

İstanbul'un ses kakafonisini yalıtıcı bir bedenim olsaydı, daha da muazzam olurdu.
27 EYlül

Stadyumda dalgalanan seyirciyi düşün. Kafayı yeme de yanında yat.
27 EYlül

İki yunuslu bir deniz yuttuğunu düşün. Düşünebilmiş kadar hissedebilir misin?
28 EYlül

Benim sevdiğim her şeyi sevsinler gibi bir egom yok- ama Toblerone yerken çıldırmalarına bayılıyorum!
28 Eylül
Aşka düştüm arkadaş! Çıkışı olmayan bir düşüş!
28 Eylül

1 ve 2'yi 3 ve 4'den ayırtedebiliyorum. 5&6 çok bariz kuş seslerinden. 7'de motorları duyuyorum, 8'de uyku basıyor, 9 kapı zilinden belli.
29 EYlül

12 kg karpuzu karnına koyup sırt üstü yatmayı denemek tehlikeli ve yasaktır.
29 EYlül

Happy matroshka!
29 Eylül

Patlamaktan korkan balon
29 Eylül

Hoşgeldiniz reflü ve kramplar, biz de sizi bekliyorduk!
29 EYlül

Gebe kitapları Nostradamus'un not defteri gibi 
29 EYlül


Yastık işine gireceğim; gebesi var, alerjiği var, hem gebesi hem alerjiği var... var da var. Yataş'dı, İşbir'di, hepsi kifayetsiz.
29 EYlül

'O kadar zor olsa herkes yapar mı?' mantığı açığa alındı

Af çıkar da bu uyku borçları yapılandırmayla ödenir mi
30 Eylül


Beni üzerlerse twitter history'mi okutup duygu sömürüsü yapmayı planlıyorum! 
30 Eylül


Yağmur kokusuna rakip; bebek gıdığı kokusu. 
30 Eylül

Cirque du Soleil under cover30 Eylül

Ajanda: 'İç hatlar' isimli 3D filmi seyretmeye gidiş; heyecandan ölüş 1 Ekim

Bağkurla telefonda kavga ederken 'tam 2 çocuklu bir anne gibi' konuşmuşum, kocam dedi. Kol kanat germe modu 'on' demek ki!
1 Ekim

'Çocuk da yaparım, kariyer de'; ninni şarkıcısı, masal yazarı, çizgi film, seslendirici olacaksam
1 Ekim

Ya Ebru Şallı'nın karnında yastık var ya da ben pilates yapmak için fazla gebeyim!
1 Ekim

Sharapova'nın maçına gitmek isteğiyle 'ya karnıma top gelirse' fikri simultane geldi. Kafayı yiyişin bir işareti?
1 EKim

Yarı olimpik yüzme havuzumda yarışlar... Saati yok, seyircisi tek
2 EKim

Şimdi bi tost yesem 1000m kelebek yüzerler
2 Ekim
Şişman ve kendi kendine konuşan bir kadın gördüğünüzde, gebe ve Atlantis'le bağlantıda olduğunu düşünün.
2 Ekim

Mutfağın perdesi yok, yediklerimin tespitinden utanırım
2 EKim

Kendim için yiyorsam namerdim!
2 EKim

Pisboğaz bir şey yerken ilk defa kilodan başka mekanizmalar devreye giriyor; vicdan gibi!
3 EKim

Yere düşen objeleri ayağımla almayı öğrendim (ya da hatırladım: bkz Darwin)
4 EKim

Gebe Butik diye bir sektör var, 3 fiyatına 1 veriyor -sanırım kaç can taşıdığına göre
4 EKim

Yeni yaşam saatlerimden en çok kedim mutlu; onunla oynamak için kalktığımı sanıyor
4 Ekim

F tipi mekanda, nasıl da mutlular hayret; mısır patlatıyorlar galiba şimdi, aksiyon filmi seyrederken
4 EKim
Ecnebi daha iyi betimlemiş reflüyü: heartburn. Resmi olarak kalbim yanıyor, buz yutsam geçer mi
4 EKim

'Reflüysen yeme' listesindekiler, 'Ebru'nun en sevdikleri' listesinden copy-paste- kim arakladıysa
4 EKim

Doğumgünü, yılbaşı, öğretmenler günü... Yaşasın anneler gününde de hediye gelecek
4 EKim

Çocuğuyla mail'laşan, face'leşen, twit'leşen anneler jenerasyonu aday üyesi
4 EKim


Ne zaman birine 'bak koy elini, kıpırdıyorlar' desem susuyorlar. 'Bi şarkı söyle teyzelere' denince
odasına kaçan küçük ben gibi.
4 EKim

Sistem tamam. Ses kartları hazır. Müzik yüklüyorum.
4 Ekim

Pedikür yapan, çorabını, ayakkabını giydiren, bulaşık makinasının alt gözüne tabak yerleştiren bir robot kesin yapmıştır Japonlar.
4 EKim
Her şey bir twitle başladı.
4 EKim

İç içe günaydınlar!
5 EKim

Sese ve ısıya duyarlı tekmeler
5 Ekim

Bir solukta gittiğim yerler etti yüz soluk, arada da iki bank molası
5 Ekim

Bir şey bu kadar sıradan ve bu kadar fenomen nasıl olabilir aynı anda
5 EKim

Hep 'annen yanında, korkma' demek istemişimdir. Düdüklü tencereden bile korkan, bunu nasıl diyecek acep
5 Ekim

Uykular bölündükçe kabuslar artıyor: İbo'nun evlendiği kız akrabammış
5 EKim

Bir gecenin daha ortasına geldik
6 EKim

Ters dönünce kalkamayan kaplumbağalarla empati vakti
6 Ekim


Nero'da çocuk sesi istemeyenler; bizi bekleyin!
7 Ekim

Güneşte yürüyor, puseti kendinden bir kanguru
7 EKim

Sekizlik tekmeler, dörtlük tekmeler, uçan, gıdıklayan, spin tekmeler...
7 Ekim

Yakında oyun parklarında çocuklar Rusça konuşuyor olacak çünki herkesin bakıcısı Moldovyalı
7 Ekim
8 yastıklı bir harem kurdum. Hazdan ağlayabilirim.. 8 Ekim

Uyku: açı, eğim, ağırlık merkezi vb ince hesap kitap gerektiren bir mühendislik harikası
8 Ekim

Uyku: zor elde edilir, nadide bir cevher, bir çiçek
8 Ekim

Uyku: eski zamanlarda insanların istediğinde ulaştığı ve 7-8 saat kaldığı rivayet edilen bir nirvana hali
8 Ekim

Uyku: mitolojide pembe rüyalar, enerjik sabahlar, gençlik iksiri bahşeden bir tanrıça
8 Ekim

Uyku: değeri terk edince anlaşılan eski sevgili
8 Ekim

Tam anne olacak kırışıklıktayım
12 Ekim

İçinizde bebek var diye bebek maması yemediğinize göre, çıktıklarında da kendi sevdiğiniz müzikleri dinletin; 'Bebekler için' olanları değil
12 Ekim





Düşünce denizinde şnorkelle sabahlamak
12 Ekim

İki günde bir yaptıklarım: banyo, omlet, uyumak
13 Ekim

Çarşafın altına girip hayalet taklidi yapan çocuklar gibi, gözümle gördüm ki yer değiştirdiler! Ürkütücü desem?
15 Ekim

Çocuk tükürüğü ne zamana kadar antikor içeriyor acaba...Resmen yerden besleniyorlar ve turp gibiler
15 Ekim

Kedinin oyuncağını ısırdığımı, dgitürk'ün kutusunu yaladığımı, antrede emekleyip sonra elimi lolipop gibi ağzıma soktuğumu düşünüyorum da...
15 Ekim


Meğer gördüğüm 1001 'hamileymişim' rüyasından biriymiş; 7 aydır attığımı sandığım tüm twitler 1 saniye içine sığmış bir kurguymuş
15 Ekim

Danalar girmiş bostana
16 Ekim

İçimden sesim nasıl duyuluyor acaba
16 Ekim

Sadece sesli harfleri duyuyorlarmış (mesela bu cümleyi sesli söylesem içimden 'aee ei aei uuoaı'
olarak algılanacak
16 Ekim

I love threesome!

16 Ekim

Günaydın! ana rahmindeki kadar güzel, eğlenceli ve korunaklı geçsin gününüz
17 Ekim

Ağırlıklı olarak sağ ve sol elini kullanma özelliği ana rahminde ediniliyormuş, çocuklukta değil.
17 Ekim

'Rahimde 8. ayına giren bebek, bir müzik parçasını tanıyabilmekte ve hatta tempo tutabilmektedir' 17 EKim

Babamla kayık ve ördek yüzdürdüğüm çocukluk küvetinin aynısını yaptırdım, yılların fantazisiydi. Suyu seviyorlardır inşallah. 17 Ekim


Herkesi, her şeyi seven, iyi kalpli, düşünceli, yardımsever, yapıcı bir çocuk yetiştirsem ne olur? Bu dünyada en üzülen, yıpranan adam olur 17 Ekim

Refluxology 17 Ekim

Anlıyorum sıkışmak istemiyorsunuz, ama o zaman uzayda uyumamız lazım hep beraber 18 Ekim

35 yıl aradan sonra yeniden emzik denedim. Sakızdan daha eğlenceli, esprili, gacır gucur nefis bir şey 18 Ekim

Aşermek bir halk efsanesi midir? (fırtına, çamur, gece demeden kocanızın kaymaklı kadayıf almasını sağlıyorsa, hiç farketmez nedir) 18 Ekim

Erenköy kadayıf müsabakası:Hasan Usta 1- İkbal 0

Bir bedende üç ruh, düşününce... 19 Ekim

Oturan boğa uyuduğunu farzediyor 19 Ekim

Gecesi 1000 TL olan küvezde bakıma hiçbir babayiğit sigorta yanaşmıyor ya... Ayıptır, günahtır. 19 Ekim

Çocukları fotoğrafçıya götürüyorum. 21 Ekim

Bulaşık mak tabletlerimi de organiğe bağladım- sorumluluk, 'onlar için en iyisi' modu, hormonu had safhada. 22 Ekim


Onlar için bir organik tavuğa 40 TL verir misin? Canını verirsin, 40 TL bir şey mi? 22 Ekim

Ekranda onların parmak emdiğini görmek! Evet bu çok sarsıcı bir şey! Bu kadar içinde, ama o kadar da uzayda bir beşikte gibiler. 22 EKim


TK'de çocuk yetiştiren annelerde görülen kalp, yk tansiyon, panik atak, kanser oranlarını Avrupalı annelerle karşılaştıran bir araştırma?

Tek temiz deniz içimdeki... sandığım anda ondan da şüphe etmek:(

Babam bizi korur. 23 Ekim

Dr: 'Biri hareket ettiğinde öbürü de etmek zorunda ki boşluğu doldursun, ikizler içeride yin yang gibiler' 23 Ekim

Cadde kapanması ve yürüyüşün tek aklıma getirdiği, ya şu an doğum başlasa. 29 Ekim

Sol bacağımla aramızda duygusal bir bağ kalmadı. Olsun yine de taşıyor bizi. 1 Kasım

Bebek bakıcısı olarak kendime başvurdum, anlaştık, Aralık'ta başlıyorum. 1 Kasım

Sanki sütten, pampers'dan daha önemli bir şey mp3 player ve onlar için özenle seçilmiş müzikler...İşte cins cins anne var etrafta.
 1 Kasım 

20'li yaşlarda doğurmalı, 40'lı yaşlarda evlenmeli. Hmm, bir tutarsızlık var. 1 Kasım
'Keşke bunu siz de yaşayabilseniz' dediğim erkeklerin tümü 'allah korusun' dedi. Bana ise içinde 2 insanın yaşaması çok bilimkurgu geliyor. 2 Kasım

'Vücudunuz kanınızdan, canınızdan, ruhunuzdan katarak bir yaşam var etmektedir.' 2 Kasım

Sen acı yediğinde yüzünü buruşturan, güneşe çıktığında gözü kamaşan, yan yatıp sıkıştırdığında tekmeyi savuran birileri var içinde, düşünsene.. 2 Kasım

Üzüntünü hisseden, söylediğin şarkıları ezberleyen, bi de içine çiş yapan(!) minik insanlar.. yok bu çok fantastik.. hiç normal değil! 2 Kasım

Yaşamın boyunca kulağını bir piyanoya en yaklaştırabileceğin yer: ana rahmi 2 Kasım

Hipnozla ana rahmine döndürülen ikizler: 'Çok eğleniyorduk, her gün müzikler, danslar, masallar, leziz yemekler... Keşke hayat da böyle olsaydı' 2 Kasım

Ey bu yaşadıklarımı kurgulayan, programlayan ve bana uyarlayan yüce düşünür ve dahi; çok teşekkür ederim. 
2 Kasım

Bebeklere fısıldayan kadın. 2 Kasım
'No, not even during the many months of pregnancy or during birth, does the child really belong to you' 2 Kasım

Kuşbakışı seyrettiğim içsel dalgalanmalar öyle güçlü bir his uyandırıyor ki, onların kılına zarar veren olursa yargının kararı beni durduramaz. 2 Kasım

Bugünkü parçalı uykumun sebebi Burger Bar'ın dev burgeri de olabilir, Muhteşem Yüzyıldaki kadınların ürkünç bakışları da. 3 Kasım

Yer beni çekiyor bataklık gibi, ben ona direniyorum; sol bacağım özgürlüğünü ilan etti; uyku da uğramıyor hiç. Dostum, annene iyi davran. 3 Kasım

Sistem fetusun lehine çalışıyor-muazzam bi programcılık. Misal: yediklerin önce ona, ve ancak artarsa sana yarıyor. 3 Kasım

Günaydın'ıma jimnastikle karşılık veren canlılar nezdinde artık anne sayılabilir miyim? 4 Kasım

Bakıcıların moda olmadığı bir dönemde de ikiz anneleri yaşardı. Onlar ve çocukları hala sağ heralde? Nedir bu felaket empozesi üzerime? 4 Kasım

'Allah insana taşıyamayacağı yükü vermez', ikiz taşıyanlara su serpen güzel bir düşüncedir; çünki onlar paniklemeye çok müsaittirler. 4 Kasım

Bu bir oyun değil; simulasyon, deneme, sound-check de değil. Hayat bir ve pir değişmek üzere. Çok acayip 4 Kasım

16 kilo alırsan, eskiden sandalyelerin ne kadar yumuşak olduğunu farketmediğini düşünürsün. 4 Kasım

İnsan yapımı balon olsa çoktan infılak etmişti. 5 Kasım

Uyku, bayramlaşalım mı? 5 Kasım

Aile hekimi muayeneye çağırdı. Garipsiyorum, artık Hollanda'ya (kısmen) özenmiyorum. 6 Kasım

Ben bebeklerime bakarım, asıl gönlümde yatan fantazi full-time bir ahçı 7 Kasım

'Normal doğur; en güzeli!' diye geyik tavsiyesi yapan erkekler ve hiç doğurmamış kadınlar fena alerji yapıyor 7 Kasım

Her kafadan bir tavsiye, her telden bir öğüt... Amaç yardımcı olmak, ama arapsaçına dönmen kaçınılmaz 7 Kasım

Kendimde bir 'atın ölümü arpadan olsun' havası sezdim; şeker testine gireceğini bile bile sen yumul baklavaya 7 Kasım


Göbeğim 5 D sinema. 1 saat oldu ekran başındayım; elime bir topuk geliyor, sonra ters köşede bir popo avcuma sığıyor. Zevkten çıldırılır. 7 Kasım

Geçmişte girdiği dizi dizi, çeşit çeşit bunalımları bir hor görme, bir tırışkadan bulma havaları... anne oldu ya, sanki tanrı oldu. 8 Kasım

Anne sütünün içeriği sabahtan akşama, 1. aydan 7.aya, prematüreden normal doğana hep değişiyormuş-bebeğin ihtiyacına göre. İsn't it manyak 8 Kasım

Önümüzdeki yıl itibariyle organik süt işine giriyorum. 9 Kasım

Bundan sonra pek 'ben' olmayacak sanırım... 'ben'i düşünmeyeli 7 buçuk ay oldu. 9 kasım

Durağan bir bitkiymişim, büyük saksıya almışlar, yeni toprak, gübre vermişler. 9 Kasım

Oturmak-ve rahat edebilmek bir lütuf, ve bunun akabinde yere düşen bir kalem, uzakta kalmış kumanda, odada unutulmuş cep, asabiyet sebebi. 10 Kasım

Bir evren var benden içeri, dışarıdaki cinayetlerden, ruh erozyonundan korumaya çalıştığım 11 Kasım

Yaşamları paha biçilmezken ana rahminde, her şey kontrolümden çıkacak yakında 12 Kasım


Karnının bir yanı çiğ börek gibi kabarır, ve bilirsin o bir insan uzvu, ve ağlarsın karışık sebeplerden 12 Kasım


Bir ters bir düz diye örülüyor geceler; bir uykulu bir uykusuz, bir ağrılı bir ağrısız. Araya ikişer gece de uykusuz-ağrılı koy... 5 hft say


Kendi tesadüfen yaşarken, içten içe güvenli olduğunu düşünmek toz pembik bir romantizmdir.


Gebenin sahuru; pozitif bir kitap, tarçınlı süt, kakaolu kek 12 Kasım

Hıçkırık tuttuğunu okumuştum. Sahiciymiş! Suda oldukları için hık mık değil, glup glup gibi bişey ve elinle duyuyorsun tutunca. Yarebbi



'Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim' meğer hayvan derisi yüzmekten bahsediyormuş:( Midem bulandı, artık yüzdüm yüzdüm kıyıya vardım diyeceğim 14 Kasım

Tahtaya vurma bağımlılığı, nazar fobisi, gebeliğin hit yan etkilerinden 14 Kasım

Kimi atlar göbeğine iki elle okşar, kimi bakmaktan bile kaçınır. Çeşit çeşit tepki uyandırır sihirli küre 14 Kasım


Önce dur bakalım daha erken diye, sonra farkına varmadan şiştiğin için, velhasıl bir türlü tam olarak hazırlanamıyorsun koca 9 ayda. 15 Kasım


İki yolcu dünyaya gelmek üzere bilet alır. 15 Kasım


Yere düşürdüklerimi alabiliyorum ne şanslıyım diye şükran duydun mu hiç? Hiç aklına gelir mi bunun gayet bi haz olduğu? 19 Kasım


Üniforma daha rahimden çıkmadan başlıyor: pembe & mavi. 19 Kasım


Toplum baskısı nasıl bir iktidardır; doğumun seremonilerini yapmazsan 'ayıp' olur modundan anneni bile çıkaramıyorsun. 19 Kasım


'Facebook'a koyma, nazar değer': bir 21. YY batılı 19 Kasım


Tekmeleri canımı yakmaya, hoplatmaya başlayınca ciddi ciddi, düşünüyorum belki de hayata bağışıklık kazanıyorlardır. Hadi daha sıkı antreman.. 20 Kasım


Su içirince çiş yapan plastik bebekler vardı. Ne kadar da anne ve mutlu hissederdim onu kundaklarken. Yuvadaydım. 20 Kasım


Tony Braxton beni andı... Günde birkaç kez soyadı aklımdan geçiyor; acı veren geçitler.. 21 Kasım


Doğum 20-30 saniye süren performans demoları yapıyor. Heralde kadın şok olmasın diye, sağolsun. 22 Kasım


I'm guarding the night; you guys can sleep. 23 Kasım


Fedakarlık da ostrojen, progesteron gibi bir hormondur, gebelikte ortaya çıkar ve yaşam boyu katlanarak salgılanma sürer. 23 Kasım


Az önce bir dirsek ya da topuk tuttum, geri çekti. Eriyebilir miyim şimdi? 23 Kasım


Bazen kaçıp su dolu bir balonun içine girsek, biri bizi beslese, üstümüze titrese, ruhumuzu paklasa, teşekkür edip çıksak 23 Kasım


Rahim; dünyanın en küçük, özerk spa'sı... 23 Kasım


Beraber konakladığımız şu naciz vücudumda birbirimizi hiç kırmadık, sevgi ve huzur içinde 8 ay yaşadık. Çıkışta bir parti iyi gelir, ve de Efes


Gündüz tıkırında gidiyor, gecede tık yok! 24 Kasım


Tarihte kayıtlı ilk emzik 1300'lere ait. 24 Kasım


Koltuktan kalkarken yüzümün Naim Süleymanoğlu ifadesinde olduğunu hissediyorum  


67 Kilo koparmada Ebru Berker kendi rekorunu kırmayı deniyor.. 24 Kasım


İlk emzikler hayvan kemiklerindenmiş. Öyle sakinleşirmiş ki bebekler, bunun hayvanın kudreti olduğunu düşünürlermiş. 25 Kasım


Okudukça korkuyor, korktukça okuyorsun; annelik başvuru şartlarında doktora yapmış olmak varmış gibi bir yetersizlik ürpertisi


'Beklemek' fiilinin kökü 'sabırsızlık' 27 Kasım


Yer çekiyor ben çekiyorum, yer çekiyor ben çekiyorum 27 Kasım


Çatlaklardan değil, ikiye çatlamaktan korkarım 27 Kasım


Atlantis'ten rezervasyon aldım; kıymetli konuklarımın odalarını hazırlıyorum


Kasıl susam kasıl. 29 Kasım


Uykuda inecek transit yolcu kalmasın. 29 Kasım


Anything to declare? Evet, 2 canım var. 29 Kasım


NTV yayınlarından çıkmış 'Anne Karnında'yı, fantazi- bilim kurgu roman severlere tavsiye ederim


Paravanın açılmasına 20 gün kala, kafa 20 kompartıman 1 Aralık


'Ecel' kelimesini değiştirelim; 'doğumu gelmek', 'korkunun doğuma faydası yok', 'doğumuna susamış', 'doğum teri dökmek'.. 1 Aralık


Big Bang'i uzayda arama; o aslında iki noktadan iki insana dönüşmektir 2 Aralık


Ödüm patır patır patlıyor 2 Aralık


Dakikalar macuna döndü, uzuyor uzuyor kopmuyor 5 Aralık


Aile mühim bir şey. Hareket özgürlüğünün sıfırlandığı noktada hiçbir dost 24.7 başında beklemez 7 Aralık


Kırmızı alarmda beklerken, kafanı yeşilde tutmayı becerebilir misin 7 Aralık


Bir gece daha ite kaka, zor kullanarak biter, mutluluk camdan sızan ışıkta bulunur 8 Aralık


Balkabağı yorgun 9 Aralık


Platonik msn aşkları gibi resim görmek, hayal etmek kesmiyor artık... Sarmaş dolaş olmak lazım acilen... Kalbim duracak


Ayaklarına yabancılaştığım vücut içinde, ve onun içindeki vücutlarla son bir hafta.. 9 Aralık



Organlar yer değiştiriyor, deri genleşiyor, her şey gebeye göre mutasyonda, biraz da kollar uzasaymış nolurmuş? 9 Aralık


Her gece 'bu gece o gece mi' krampları 10 Aralık


İrili ufaklı herkes, karanlık ve lodos içinde miladını bekliyor 10 Aralık


Milat, istediğinde geri gidip eski seni bulabileceğin bir döner kapıdır belki, korkma kadın! 10 Aralık


Milat, dikiz aynasız lüks bir araba da olabilir; gazla gitsin, keyfini çıkar


Çukulata bir büyü/uyuşturucu 11 Aralık


Annem 'göbeğini kapa, korkuyorum!' dedi:) 11 Aralık


Ödem'işli ayaklar, komikler! 12 Aralık


Şikayet değil, şükran... Şikayet değil, şükran... Şükran kere şükran..


8 kere daha uyumadan uyandıktan sonra yörüngem değişecek 12 Aralık


Ayaklarım oyun hamuru gibi, girdiği terliğin şeklini alıyor. 13 Aralık


Bülent Ersoy makyajını yapana kadar ben doğum yaparım! 14 Aralık


Çatlak patlak yusyuvarlak 14 Aralık


Un)comfortably numb 14 Aralık


'Su' ile ilgili deyimler ne kadar sakinleştiricidir, olumludur. 'Suyu gelmek', öte yandan ödünü patlatır. 14 Aralık


Sevmek bir ömür sürer, sevişmek... bir dakika, o neydi? 14 Aralık


Kulakları tam gelişmemişken ne şarkılar söyledim onlara... Şimdi kulaklar mükemmel ve benden tek duydukları 'ah, of, uff'


Kim kimin tazmanya canavarını evlat edinmek ister, bebekler güvende olsun diye? ancak bir abla!


Kusura bakma twitter, sana da 'bir gebenin günlüğü muamelesi yapıyorum ama..


Oturmayı, kalemi kağıda haşırdatmayı özledim. 14 Aralık


Biri ben uyurken ayaklarıma kabartma tozu dökmüş olmalı. 14 Aralık


Güneşten topladığım morali gece için saklıyorum 15 Aralık


Çok az kaldı' denildiğinde neden ikna olmuyorum... Dakikaların akıcılığını ağrılar bozuyor 15 Aralık


F tipi 9. ay


80'lerde gebe kalmışları düşünüyorum; evdekiler iyi geceler diyip yatmış, TV istiklal marşıyla bitmiş, ağrılarla başbaşa kalınmış, bitkin.. 17 Aralık



Evin sokağından caddeye çıkmanın zorladığı zamanlarda, evin salonundan tuvalete gitmekte zorlanacağım zamanları hiç öngöremedim 17 Aralık


Her cümlesine 'kitapta diyor ki' diye başlayan teori manyağı bir anne olmaktan korkuyorum


Acile gidersem diye bavul yapmak, sonra lazım olduğu için her gün içindekileri çıkarıp durmak; yeni saçmalıklardan 17 Aralık


Acile gidersem diye her gün temiz, güzel, bakımlı olmaya uğraşmak; yeni takıntılarda


Hayatının son sessiz cumartesi sabahında ne hissetmelisin? Mutlu? Meraklı? Panik ataklı? 18 Aralık


Galoş giydiren makinaların çorap giydireni yapılamaz mı? Zihni Sinir'le tanışabilsem proje ortaklığı teklif edeceğim


Caddede gördüğüm, gülerek alışveriş yapan hamileler meğer iceberg'in üst payıymış. Alt kısmındaki zavallılar evlerinde ahlayıp oflarmış. 18 Aralık


Kitaplar ödemi 'ayak bileklerinizi yok ettiği için penguen gibi yürümeye başlarsınız' diye tanımlasaydı, hazırlıklı olurdum 18 Aralık


Hiç tanımadığım bir anneden 'size sevgilerimi ve uykularımı gönderiyorum' diye mesaj aldım. Bi gülümsedim ki, ılındı içim 18 Aralık


Bir daha dünyaya gelsem, baba olmak isterim; keyifli, acısız