24 Ocak 2009 Cumartesi

Bageri, Eşref, yeni ev, yeni göz

O dürüst, titiz, zeki, çalışkan, meraklı küçük bir adam... O vicdanlı, demokratik, şefkatli bir lider... O, kara gözlü kara kaşlı ufacık tefecik bir karabiber... Bageri 9 yaşında ve benim yeni kahramanım.

Bir yarım günümüz beraber geçti Bageri'yle. Pek çok şeyden konuştuk, iş yaptık onunla, oyun oynadık, resim çizdik. Ben dakika aşırı güldüm, hep şaşırdım. O yarım günü takip eden 2 gün Bageri benim zihnimi kuşattı, kara gözlerinden saçılan zeka ışınları gözümü kamaştırdı, konuşmalarındaki heyecanlı ton kulağımda takıldı kaldı. Aslında normaldi belki bunlar, günümüz çocukları artık böyleydi; her şeyden haberdar, her şey hakkında fikir sahibi, kendini çok güzel ve rahat ifade edebilen, kullanma kılavuzu kullanmaya gerek duymayan, tepelerindeki 21. yüzyıl uydu anteniyle her türlü bilgiyi anında toplayıp toparlayıp sindirebilen ve onları yerli yerinde kullanabilen küçük uzaylılar... Normal olmayan tek şey benim önyargılarımdan ötürü bunu Bageri'den beklememem ve şaşırmamdı; çünki Bageri bir Kürt boyacının oğluydu.


(*)

Eşref Abi'yi tanıdıktan sonra, asıl kahramanın o olduğunu anladım. Bageri sadece suyu, ışığı ve yeri iyi olduğu için sağlıklı büyüyen ve tomurcuk veren normal bir çiçekti.

'Terörist olmasın, okusun, adam gibi işi olsun, bilgili insan olsun' dediği ilk çocuğu doğmadan evvel Diyarbakır'dan İstanbul'a göç etmiş Eşref Abi, karısıyla beraber, 23 yıl önce. Annesi babası da desteklemişler onu: 'Çık git, kurtul burdan oğlum, terör var başka da bir şey yok' demişler. Bu sözlerle, 17 yaşında verdiği bu cesur kararla ve beş parasız başlamış Eşref Abi'nin kurmaya çalışacağı, sıkıntı ve acı dolu yeni hayatı...

Yeni bir evimiz var ve Eşref Abi'yi bizim badanamızı yapmak üzere bir arkadaşımız tanıştırdı. Daha ilk saniyede onu sevdik, o nereden çıktığı bilinmez güven duygusuna anında kapıldık, el sıkıştık ve işler başladı. Boyalara tinerler katıldı, radyoda enerjik bir frekans bulundu, ve herkes (ben, Eşref Abi, ve sonradan beni en az Eşref ve Bageri çifti kadar şaşırtan Mardin'li Faik) farklı bir odanın duvarına saldırdı. Boya işi birkaç güne kadar bitiyor ve belki bu üç kişiyi bir daha görmeyeceğim ama sigara molasında, çay saatinde, yemek sonrasında onlardan dinlediğim hikayeler sayesinde yeni bir eve yeni bir çift göz ile yerleşiyorum; bu da onları hiç unutmayacağım anlamına geliyor.

'Kürt meselesi' denen şey hakkında oturaklı, kitaplı, makaleli, tezli, anti-tezli bir bilgim yok. Olması için bir ara uğraşmıştım ama 'Dağda adam vurmakla sorun çözülüyor mu? Peki PKK köyü basınca ne elde etmiş oluyor, peki peki PKK'nın bastığı bu köylerde Kürtler yaşamıyor mu? Hemşin'ce şarkılar söylenince bir şey olmuyor da Kürtçe söylenince niye olay çıkıyor?' gibi tipik ana soruların bile tatmin edici açık ve seçik cevaplarını bulamamıştım. Benim küçük barışsever kafamın içinde hiçbir bilgi birbiriyle tutmayınca da çok geçmeden sigortam attı ve karanlıkta iyice kör oldum.

Eşref Abi bana çok küçük kısa bir mum yaktı, ve biraz zifiri karanlığı aydınlattı, ama ben bu sefer de nefessiz kaldım; soluduğum oksijen, içtiğim su, herşey zehirliymiş gibi geldi. Tek güvendiğim ve bağışlarımı gönderdiğim Denizfeneri'nin söndüğünde hissettiğim şeylerin benzerini hissettim; aslında kansere çarenin çoktan bulunduğunu ama kemoterapi sektörünün ölmemesi için bunun gizli tutulduğunu duyduğum andaki gibi hissettim; Lenin'in yaptığı her şeyin anlatıldığı kitabın her sayfasında gözleri kocaman büyüyen ve 'aman Allahım' diyen Yuri'nin hissettiklerine benzer şeyler hissettim... Az önce 5N1K'daki 'Kahramanlar katil, katiller kahraman oldu' başlıklı araştırmayı izledim, ve işte yine aynı şeyleri hissediyorum: şok, artçı şoklar, güvensizlik, huzursuzluk, umutsuzluk, yalnızlık ve korku.

Aslında 2 uzun paragraf boyunca bana yakılan kısa mumun ışığında gördüklerimi yazmıştım ama yine yukarıda bahsettiğim hislerden dolayı onları siliverdim; bilmiyorum, internet aleminde gezinen öcüler, kakalar, kötüler olduğu ve onların kahramanımı benim yüzümden üzebileceği paranoyası sardı dört bir yanımı; artık sanki saflığımdan büyük bir dilim kaybettim, krem şantinin altından beton çıktı, kıvırcık saçlarım bir kurda kuzu postu oldu.

Yazacağım her şeyi geri yuttuğum için yapacak bir şey de kalmadı, bir kaç konuşma baloncuğunu olduğu gibi aktarmaktan başka.

Bageri: 'Abim bi monitör getirdi. Amcam da kasayı (bilgisayar) verecekmiş. Dediler ki geri kalanı da para biriktirip sen al. İşte ben şimdi para biriktiriyom, mouse alcam, mouse pad bi de klavye.' (ki ertesi gün abisine sordum, öyle bir kasa yokmuş ortalıkta)
Ebru: 'N'apıcaksın peki bilgisayarla?
Bageri: 'İnternette oyun oynıycam... (ve Bageri, Ebru'nun bir tek 'Dragon' kelimesini seçebildiği onlarca İngilizce oyun ismi sayar, hararetle)

Eşref: 'Çalıştım didindim ve sonunda bir daire satın aldım. Komşular apartmanlarında bir Kürt'ün mal sahibi olduğunu duyunca çok korktular, huzursuz oldular. 10 yıl boyunca kapımızı çalan olmadı, hep kötülük beklediler sanki. Bageri çok iyilikseverdir, apartmanın yaşlılarına hep yardım etmek istedi, kollarına girdi, paketlerini taşıdı, ama o küçük çocuğu bile ittiler, istemediler. Ama 10 yıl sonra bir komşu beni çay bahçesine çağırdı. Benden özür diledi; önyargılı olduklarından dolayı...'

'Gözüm öyle tepelerde filan değil, böyle mutluyum ben. 5 çocuğun 3'ü kaldı, onlar da üniversiteye girsin, eğitimini tamamlasın başka bir şey istediğim yok. Ben çok ezildim, sıkıntı çektim, onlar çekmesin.'

'Gölden su içerdik, hayvanlarla beraber. Elektrik 90'larda geldi.'

Ebru: Gördüğün muamele, çektiğin sıkıntılar, yaşadığın koşullar içinde Türklerden 'nefret etmemeyi' nasıl başardın Eşref Abi?
Eşref: Nasıl nefret edeyim, niye edeyim, bu memleket hepimizin... İstanbul da benim, Diyarbakır da.. Senin de bir gün tayinin çıkar gidersin Diyarbakır'da öğretmenlik yaparsın, belki sever orada kalırsın. Ben askerde omuz omuza durdum, yan yana yattım Türk arkadaşımla, aynı şey için aynı amaç için... Gelibolu'yu gezdim, benim akrabaların yattığı yerleri gördüm; nasıl nefret edersin, Gelibolu'yu gezen kimse nefret edemez birbirinden, herkes bu memleket için savaşmış. Kardeşçe niye yaşayamıyoruz bu memlekette... Nefret yaratmaya çalışıyorlar... Onlardan nefret ediyorum.'

Bageri, çevre kirliliği temalı bir resim yapar.
Ebru: 'Ölü balıkları, sigara içen kadını, ağaç kesen adamı anladık da bu ip atlayan kız ne Bageri? Çevre kirliliğiyle ne alakası var?'
Bageri: 'O da çok toz kaldırıyo.' ...


(*) Bu Bageri değil, arkadaşım Güneş Duru'nun çektiği bir fotoğraf, ama o kadar Bageri'ye benziyor ki bu karabiber de...

22 Ocak 2009 Perşembe

Müzikli Alfabe'nin T'si

Bu albüm Sony BMG tarafından 2006 Eylül'ünde piyasaya çıkarıldı. Sözlerini Tekin Özertem'in yazdığı tüm şarkıların besteleri Doğan Canku'ya ait. Doğan Abi bu şarkıları benim okumamı teklif ettiğinde uçtum çünki içinde çocuk olan her şey bana çok yakın ve beni mutlu ediyor.

Aranjmanları Yurik, Stüdyo Yurik'de yaptı. Hece Canku ve Gözde Yılmaz diye iki minik, lokum vokalistim vardı. Birbirimizi gıdıklayarak, tavuk gibi gıdaklayarak, kıkırdayarak, dansederek 27 şarkı kaydettik. Diğer 2 şarkıyı da Gökhan Sarsam ve ablam Ece Berker okudu.

Grafik tasarım da Swatch'a tasarım yaptığını duyduğum, çok başarılı grafikerlerden-aynı zamanda benim TED'den arkadaşım- Özlem Ölçer'e ait.

Aşağıdaki klibi T Harfi için yaptım! Footage by Yuri.


video

14 Ocak 2009 Çarşamba

'Solissimo'
















Solissimo, benim bayıldığım, eskitemediğim, her ruh halime uyan ve nasıl böyle çalınır diye diye yıllardır hayranlıkla dinlediğim bir CD. Basın bülteni ağzıyla yazmak gerekirse de: Saf Prodüksiyon ve Milhan Müzik ortaklığıyla 2006'da çıkmış, geleneksel Latin Amerika müziklerine ilgi duyanlar için arşivlik bir CD.

Sadece Arjantin'li maestro ve gitarı var; ama bazen 2 bazen 3 bazen 5 kere üst üste (overdubbing) çalıyor Ricardo; onu şahsen tanıyıp insan olarak hayran olmamdan etkileşimli değil, gerçekten muhteşem bu CD.

Bu albüm aynı zamanda benim piyasaya çıkan 2. kapak tasarımım.



Ricardo'yu çok sevdiğim için, onun tüm grafik işlerini yüzümde bir tebessüm ve içimde bir pırpır ile yaptım. Güzel tasarım yapmak için CD sahibini sevmek gerekmiyor tabi ama seversen dip köşe detaylara daha çok sahip çıkıyorsun, resimleri özenle seçiyorsun, 2 kat daha zamanı memnuniyetle ayırıyorsun, geceleri uykun gelmez oluyor, sabah iş başı yapmak için saat kurman gerekmiyor, kağıt, kartuj ve ozalitçiye giden paraları lira değil kuruş cinsinden algılıyorsun. Çok mucizevi bir tepkimesi var bu sevgi olayının.


Ricardo'nun resimlerini Yuri çekiyordu önce. Sonra bana devretti görevi, çünki onun bir teorisi var; bayan resimlerini erkek, erkek resimlerini bayan fotoğrafçı çekerse gözün parlaması, tebessümün doğallığı bakımından çıkan sonuç bambaşka olur. Bilmiyorum ne kadar doğru ama Ricardo çok doğal ve sempatik ben de çok keyifliydim çekerken.


Açık hava resimlerini Yuri'nin 30 küsür yıllık SLR 'Zenit-E' siyle çektim. Makinanın deri çantası açıldığında duyduğun koku o 30 yıla şahitlik yapıyor. Bu tozlu- antika kokulu makinadan çıkan sonuca inanamadım; renkler o kadar güzel, derinlik o kadar harikaydı ki sanki photoshop'un Alice in wonderland effect'i varmış da onu kullanmışım gibi oldu.



CD'de Ricardo'nun 2 bestesi var. Diğer şarkılar Arjantin, Uruguay, Paraguay, Karaib, Ekvador, Brezilya ve Bolivya'dan. Her şarkının Türkçe, İspanyolca ve İngilizce açıklaması var; yani açıklama derken, paylaşımı, mini hikayesi diyelim. Dil çok samimi, esprili. Mesela bir bestesi hakkında şöyle yazmış: 'Bumba, eğlence için küçük bir parça. Meraklı dinleyici Prokofiev'in Re majör keman konçertosunun üçüncü bölümünden araklanan bazı notaları farkedecektir.' Ricardo tanıdığım en büyük ve en mütevazi müzisyenlerden.


Ricardo birkaç yıl öncesine kadar İstanbul'da yaşıyordu, şimdi Susana'yla evlendi ve İspanya'ya taşındı. (ben de onunla sanırım 98 yılında Pera Güzel Sanatlar'da tanıştım. Latin gitar öğrenmek için kursuna kaydolmuştum. Ama ben daha 'alttan üçüncü teeel, birinci perdeee' diye bir saatte akor basarken bazı öğrenciler Miles Davis'in 'So What'ını çalışıyorlardı Ricardo'yla- bir organizasyonsuzluk klasiği yani- o yüzden kursu bırakmak zorunda kaldım, ama Ricardo Yuri'yle de tanışınca güzel bir arkadaşlık kapısı açıldı, Pera'ya müteşekkür kaldım.)

Stüdyo Yurik'de yapılan kayıtlar Yuri ve Ricardo gibi iki komik, rahat, esnek, ve profesyonel adam sayesinde çok keyifli geçti; ben tasarım ofisimde içerden gelen enerjiyle iyice pompalandım. Biz Ricardo'nun bu güzel eserini duyurmaya vesile olmaktan büyük gurur duyduk. O da Yuri'nin sound'unu, benim tasarımımı çok beğendiğini söyledi. Böyle mutlu sonla biten alışverişler sonrasında insanda tuhaf bir boşluk, burukluk kalıyor.

Ricardo'yu çok özledik.

http://www.blogger.com/www.prolatinmusic.com/Ricardo_Moyano.html
http://www.saf.com.tr/

12 Ocak 2009 Pazartesi

Grafik tasarımcıklar

Grafik tasarımcılığın en güzel tarafı onu yapabilmek için bir daha dünyaya gelmen gerekmiyor; yani mesela bir daha dünyaya gelsem balerin olmak isterdim diyebilirsin çünki 33ünden sonra havalarda uçman ve pergel oturman mümkün değildir. Ama grafik tasarımı, biraz göz zevkin ve biraz photoshop ve illustrator bilgin varsa, çizgin iyi değilse bile yapabilirsin-tabi kendi çapında; öyle David Carson, Dave McKean, Escher çapında demiyorum:)

Ben tasarım denen şeyi solumaya ve yaşamaya, Ankarada'ki evimizin uzun ince koridorunun sonundaki beyaz kapılı 'Ecabla' odasında başladım. O oda, kilitli olmadığı zamanlar-çünki en sevdiğim şey oraya girip ablamın projelerinin üzerine resim yapmakmış - 6 yaşındaki bir insan için barbiler, legolar, evcilik muhabbetlerinden çok daha büyülüydü, dün gibi hatırlıyorum. Bir kere orası tam bir kırtasiyeciydi, en çok sevdiğim şey! Yüzlerce renkli kalem, fırça, envayi çeşit boya, cetvel, makas, selobantlar, çeşit çeşit kağıtlar, kartonlar... ODTÜ'de Endüstriyel Tasarım okuyan ablamın ne yaptığına dair pek bir şey anlamazdım, ressamlık- mucitlik- sihirbazlık gibi bir şey diye düşünürdüm ve malesef ben ne yaptığını anlayana kadar da o çoktan evlenip Almanya'ya taşınmıştı. Eğer yaş farkımız biraz daha insaflı olsaydı ve o benim yanımda olsaydı büyürken, yüzde yüz şu anda hobisi öğretmenlik olan bir grafikerdim!

Bu sayfada, hobisi grafik tasarım olan bir öğretmenin kendi çapında yaptığı bazı işleri bulacaksınız.

'Creatrio'yu Amerika'daki bir şirket için yapmıştım. 'ForteMüzik' İstanbul'daki bir müzik organizasyon firması, bizim can dostumuz. Gerçi sonradan logosunu değiştirdi ama bu tasarım benim hoşuma gitmişti şahsen:) Chicano/Chicana Studies Group da İzmir'deki bir organizasyona gitti, açtıkları logo yarışmasında seçilerek (tabi tek katılımcı ben de olabilirim, bilmiyorum!) .


Doğan Abi'm bu konsere hiç çıkmadı ama çıksaydı posteri hazırdı!


Sarp Genco, SAF Prodüksiyon'un ilk sanatçısıydı. Sancılı biten bir ortaklığın ardından geriye Sarp'ın güzel şarkıları, Yuri'nin güzel aranjmanları ve benim posterlerim kaldı. Neyse ki sonunda insan ilişkileri de sağlığına kavuştu.


Bu bomba takım çok güzel bir konser verecekti ama iptal oldu.


Likör Servisi benim ilk grubum ve Moda Deniz Klübü'ndeki ilk işimiz için yapmıştım bu posteri. Kadro -4 +2 şeklinde değişerek BroadBand oldu.

METU Times

Hayatımda ilk defa bir dergiye yazı yazma, 'yazarlar' köşesinde gülümseyen vesikalığımla yer alma, ne konuda yazacağım diye deadline'a dört gün kala dört dönme fırsatını yakaladım. O dergi de üçüncü sayıyı çıkaramadan kapandı. Büyük hüsran!

Aşağıdaki yazım ilk sayı içindi:

Bu derginin ilk sayısına yazı yazmanın, içimde sıkışıp kalmış “ODTÜ’lü olamama” ukdesini bir nebze okşadığını ve gülümsettiğini farkettim! Bana bu fırsatı veren başta “myspace”de tanıştığım METU Times fotoğrafçısı sevgili Onur olmak üzere tüm dergi yetkililerine teşekkür ederim.

Yazı yazmak, kümülüs bulutlarımı dağıtan, pirincimin taşlarını ayıklayan, sesim kısıkken mikrofonum olan, portremi en güzel resmedebilen sihirli bir eylemdir benim için. Dışarı çıkarken “cebimde mi?” diye kontrol ettiğim ilk şey kağı
t-kalemdir. Dolayısıyla bir dergiye yazı yazma fikrinin beni ne kadar heyecanlandırdığını tahmin edemezsiniz. Ama şimdiye kadar hep kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir kedi olduğumdan şimdi başkalarına anlam ifade eden bir konu bulmakta zorlandım. Baktım derginin basım günü ben daha konu bulamadan yaklaşıyor, dedim o zaman ODTÜ’nün içimde ukde kalma nedenlerinden bahsedeyim bu yazıda; sıradışı bir üniversite oluşunun yanısıra benim için “baba”sal ve “abla”sal olan daha kişisel nedenlerden... ODTÜ’nün tarihinden bir-iki sayfanın da köşesini kıvırmış olurum belki...

“Bir İlkbahar Sabahı” isimli bestesi “1985’in en sevilen şarkısı” seçilmiş olan ve Türk Müziği’ni özünü bozmadan çokseslendirme ve gençlere sevdirme çabaları ile tanınmış bestekar babam Erdoğan Berker, bir sonbahar sabahı aramızdan ayrıldığında İstanbul’da yaşıyorduk, ablamın bir oğlu vardı, ben üniversite son sınıftaydım. 80’li yıllarda besteleri dillerde olan babamı herkes bir müzisyen olarak bilirdi ama aslında o, çok başarılı bir inşaat mühendisiydi.

Babamın İTÜ’yü bitirdikten sonra şantiye şefi olarak çalıştığı ilk proje ODTÜ’nün Mimarlık Fakültesi’ymiş. Behruz Çinici’nin mimarı, Yaşar Alp’in müteahhiti olduğu Mimarlık Fakültesi’nin inşaatına babam 1962’de başlamış ve çift vardiya çalışarak 1963 Ekim’indeki ODTÜ’nün ilk eğitim dönemine onu yetiştirmiş. O zamanlar için çok yeni olan ‘çıplak beton’ uygulamasının zorluğuna rağmen kısa zamanda teslim edilen bu iş herkesi çok şaşırtmış. İlk rektör Kemal Kurdaş, bu başarısından ötürü babama nikahının Mimarlık Fakültesi Amfisinde kıyılmasını teklif etmiş.


Annemle babam sonuçta başka bir yerde evlenmişler ama
Kemal Kurdaş
babamın nikah şahidi olmuş.

İlk şantiye şefliğindeki bu başarının ardından babam kendi mühendislik firmasını kurmuş ve bu sefer ihalesini kazandığı ODTÜ’nün Fen ve Teorik Kimya Fakültelerininin müteahhitliğini yapmış.

80’lerden sonra yaşananlar ise tatlı bir masal gibi hafızamda... Ablam Ece Berker ODTÜ’nün Endüstriyel Tasarım Bölümü’ne girdiği zaman, bölüm henüz ilk mezunlarını vermemişti. O sıralar 6-7 yaşlarında olan bana, ablamın odasındaki dev mimar masası, etraftaki kocaman kağıt rulolar, renkli kalemler, boyum kadar cetveller, silgiler, fırçalar, kendi tasarımı olan garip garip objeler, uzay dizaynlı lacivert ütü, tuşları gökkuşağı renklerinde pleksiglas piyano vs. her şey çok büyülü gelirdi. En sevdiğim günler ise ODTÜ’lü iki arkadaşı Tunç ve Uğur'la kurduğu TINI isimli müzik grubunun bizim evde prova yaptıkları ya da okulun amfisinde konser verdikleri günlerdi; çünkü hem söyledikleri folk şarkılarına hayrandım hem de Tunç Abi’ye! TINI, 81-85 yılları arasında herkesin yakından tanıdığı, sevdiği ve ODTÜ’yü temsilen şehir dışı üniversitelere konsere giden popüler bir grup olmuştu.

İşte benim çocukluk yıllarım babamın, ablamın, sonra da kuzenlerimin ODTÜ’de geçen hikayelerini dinlemekle geçti ve liseden sonra İstanbul’a taşınmamız nedeniyle ODTÜ’lü olamamak, hafızamda o tatlı masalın buruk sonu tadında bir iz bıraktı. Ama İstanbul’dan da olsa, teknolojik yollarla da olsa artık o masalın içine bir şekilde ben de dahil oldum!! Yaşasın METU Times dergisi!







Kadın

Müzik: Salsa Celtica
Klip: Ebru Berker
Mekan: Marmaris
Zaman: Sonbahar,08
Ekipman: Fotoğraf makinası


video

10 Ocak 2009 Cumartesi

Tamay Takı

Tamay benim annem. Bugün benim için yaptığı framboazlı, çikolatalı, likörlü pastayı yemesem de yanında yatsam diye düşünürken gözlerim doldu. Annenin babayı, babanın anneyi, her ikisinin de kızlarını taparcasına sevdiği bir ailede büyümüş olduğumu bazen kanıksıyorum. Sonra bir şey oluyor, bir şeyler görüyorum, duyuyorum ve aslında bunun çok da kanıksanası optimum bir koşul olmadığını farkediyorum. Keşke olsaydı, sevgi tıkabasa, doya doya yaşanıp kanıksanabilseydi...

Kaleydoskop'a tek gözümü dayayıp baktığımda gordüğüm ilk güzellik annemin yaptıkları... Ben onun yaratıcılığına, göz zevkine, el kabiliyetine ve sürekli birşeyler uyduru-uyduruvermesine hayranım, o yüzden pazarlama özürlü olduğum için yıllardır göz önüne çıkaramadığım ve sonuçta da annemin 'yap yap nereye kadar' diye yapmayı bıraktığı takılarını buradan tanıtmak istiyorum; biraz vicdan borcu, ve son bir turbo modu.








Önce küçük bir tarihçe... 2 yılbaşı önce, kocam ve ablam beraber xtraya gitmiş ve ben annemle başbaşa kestane-çay-aptal tv programları döngüsünde kaybolmuşken, anneme laf olsun diye çivi bükme- halka açma-kapamayı gösterdim. Sadece o geceyi Sibel Can, Seda Sayan seyrederek hunharca harcamamak için yaptığımız bu aktivite, bir hafta içinde annemi bir tasarım canavarına, bekarken kaldığım odayı da takı atölyesine dönüştürdü.

Gün aşırı ona uğradığımda gözlerime inanamaz olmuştum. Hiçbir yerde görmediğim modeller oluşuyordu ve 'anne bunu bir yerde mi gördün' dediğimde 'yok ya kafadan atıyorum işte bişeyler' diyerek beni dehşete düşürüyordu. Bu kafadan atışlara gerçekten tanık olmaya başladım. Kursa gitmediği için ara malzemeleri nasıl kullanacağını bilmiyor ama onları hiç olmadık biçimlere ve yerlere endeksleyerek acayip acayip kolyeler küpeler yapıyordu. Bilmiyorum, çok abartmayacağım, herkese annesinin mantısı, böreği, dolması, ördüğü kazak, yaptığı takı harika gelebilir, normaldir; ben de sıkı taraftarımdır!

Annem yarı değerli taşları gözüne kestirip de eve migros torbası değil ağır ağır taş torbalarıyla gelmeye başlayınca ve de aldığı fişlerdeki rakamları görüp gözlerimiz yuvalarından fırlayınca, Yuri'yle (eşim) bu işe bir yardım eli atmaya karar verdik.

 Takı resmi çekmek için özel çadırlar aldık, makinanın kendi flaşından memnun kalmayınca gittik şemsiyeler spotlar bişiyler aldık. Yapılan her kolyeyi küpeyi stüdyo içine kurduğumuz mini foto stüdyosunda çekmeye başladık. Küpeler misinalara kurutulmuş bamya gibi asıldı. Yuri her bamyayı bimnemkaç ışık ayarıyla beşer altışar kere çekti. Ebru onları aldı, en iyisini ayıklayıp photoshopta misinayı yok etti. Kolyeler için uzun, kısa, siyah, beyaz büstler alındı, çadırlar içinde garip pozisyonlara girilerek ve gün sonunda bel fıtığı olunarak yine beşer altışardan yüzlerce fotoğraf çekildi, ayıklandı, aklandı paklandı. 

Sonraları büstler kesmemeye başladı, model avına çıkıldı. Konu komşu, abla, arkadaş, esnafın eşi, kuzen vs güzel gıdısı olan herkes SAF Tasarım'ın kadrosuna model olarak alındı. Onlara günler verildi, her kolyeye uyan kostümler seçildi, mekanlar belirlendi, makyajlar yapıldı... Her takı kodlandı, özellikleri yazıldı, fiyatları belirlendi... Web sitesi alındı, birine site yaptırıldı... Annem sipariş gelince takıyı içine koyup göndermek üzere farklı renk ve boylarda bohçalar dikti... Kısacası gerçekten, ailecek, tam anlamıyla kastık...!

Sonuç: Masrafın tırnağı bile olmayacak vasat bir gelir tablosu. Yazarken bile içim acıyor, ne emek, ne uğraş, kaliteli olsun her şey diye kafa patlatmalar... Tamam, kabul, pazarlama ile çok fazla uğraşamadık, bir destek lazımdı bu cephede, ama yine de asıl sorunlardan biri 'marka' olayının sinir bozucu, denk olmayan denklemi... Vakko'ysan, Derishow'san al bir yün ip, üstüne bir tahta yuvarlak as, 300 TL fiyat koy ve talep üstüne talep olsun... Ama marka değilsen, ve kimse flaşör yakıp 'bakın bu cidden iyi, güzel, özgün ve kaliteli, bunu alın' demiyorsa kimsenin onu farkedeceği yok.

Kermeslerde süründük, dükkanlara özel yapım kumaş dosyalar içinde ürün götürdük, çektiğimiz tüm resimleri ozalitçide bastırıp tıp kitapları gibi kalın kalın dosyalarla sunumlar yaptık... Sonuç olarak vardığım nokta şu: milletin kaliteliyi kalitesiz ve zevksizden ayırma kabiliyetsizliği oldukça göz kamaştırıcı! Müzikte öyle, sanatta öyle... Bıkılası, el etek çekilesi bir durum.. Ama yapamıyosun işte, umut her bahar yeniden yeşeriyor, beynini resetleyip güzelden anlayan nesli tükenmek üzere olan birkaç insanı bulmak için yine düşüyorsun yollara...

İşte annemin takıları : www.tamaytaki.com

Yorumlarınız hasretle beklenir!



9 Ocak 2009 Cuma

10.Ocak.1976

Ben bir araştırma görevlisiyim. Bugün meslekteki 33. yılım şerefine kendime bu blog'u armağan ediyorum.

Kelimelerin, resimlerin, videoların, sesin ve her nevi nesnenin potansiyelini araştırıyorum. İşlevi bazen iş görmek, bazen beyine çilingirlik yapmak bazen de birini mutlu etmek olan bu araştırmalar sırasında çıkan enerjiyi seviyorum. Bu enerjinin bağımlısıyım.

Ne var ki bu kadar uzun zamandır bu işi yapıp hala bir titr sahibi olamamak (halk arasında 'bir baltaya sap olamamak', 'taş olup da baş yaramamak', 'ne uzayıp ne kısalmak' olarak geçer) elbette ki beni de zaman zaman-mesela mum üflerken, kırışıklık kremi sürerken-rahatsız ediyor.

Kaleydoskop'un bir amacı, bu rahatsızlığın şiddetini bir nebze azaltmak; şöyle ki akut ve kronik yaratma dürtüleri ya da teklifleri sonucu ortaya çıkan irili ufaklı her şey burada birikecek, ve her yıldönümünde bu izdihamı ve renk cümbüşünü gören beynin gözü boyanacak; yatı, katı, titri olmasa da kendini bir baltanın sapı hissedecek.

Kaleydoskop'un diğer amacı da, tabi ki, 33 yılın bir evresinde yoluma çıkmış ve illa ki beni bir şekilde etkilemiş herkese teşekkür, onlarla paylaşım ve onlarla etkileşim...